Arama Sonucu:

Boğaziçi Üniversitesi’nden emekli akademisyen-yazar Sosi Antikacıoğlu ile Mikroscope dergisinden Kübra Çiğdem İnal’ın, hayat ve edebiyat üzerine yaptığı bu sohbeti okurken Türkiye’ye “öteki” gözünden de bakmış olacaksınız.

SOSİ ANTİKACIOĞLU VE PİYANİST ANNESİ VİKTORYA AGİNYAN’IN PORTRESİ İLE    

Şimdi ne yazıyorsam

Daha önce ne yazdıysam

İleride ne yazacaksam

Hepsi aynı – tamamen aynı

Benim olan – sizin de kısmen

Sizin – çünkü aynı zamanda yaşıyoruz

Hepimiz – aynı – hiç bir farkı yok *

Merhaba, Sosi Hanım. Sohbetimize şöyle başlayalım isterseniz: Bir söyleşinizde “Anlatırım ama anlatacağım insanı da seçerim,” demişsiniz. Bu söyleşi için dergimiz Mikroscope’u seçtiniz; öncelikle bunun için teşekkür ederiz.

Rica ederim. Röportaj için siz de beni seçtiniz, teşekkür ederim. Mikroscope, beğenerek okuduğum bir dergi.   

Sosi Antikacıoğlu’nu hem akademisyen hem de yazar kimliğiyle tanıyoruz. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde otuz yedi yıl öğretim üyeliği yapıp emekli oldunuz. Halen yazıyor ve şiir çeviriyorsunuz. Peki siz kendinizi nasıl tanımlıyor, bu kimliklerden hangisi ile kendinizi daha çok bağdaştırıyorsunuz?

Akademisyen ağırlıklı olsa da “İkisinin karışımı,” diyebilirim. Ben mesleğimi çok severek yaptım. Şimdi emekliliğimde de araştırma türü çalışmalar yapıyorum. Yüz elli yılı kapsayan aile hikâyem Geçmişimden Sesler ve Renkler ve son yayımım Zabel Yesayan – Yaşamı ve Eserleri, kendi konularında yıllar süren araştırmalardan ve okumalardan sonra kaleme alındı. İkisine de yeni birer doktora tezi yazıyormuşum gibi çalıştım. Bu, işin akademik yanı. Ama kitabın metnini yazmaya başladığımda akademisyen kimliğinden kendimi sıyırıp yazar kimliğine büründüm. Kitaplarımı rahatlıkla okunabilecek şekilde kaleme almaya çalıştım. Özellikle aile hikâyemin sohbet havasında olmasına özen gösterdim. Yesayan hakkındaki kitabımda, yazarın edebî eserlerinden bahsettiğim bölümlerinde, elimden geldiğince edebiyat eleştirisi jargonu kullanmadım. Edebiyatçılar için yazılmış değil de belirli bir eğitimi olan herkesin severek okuyacağı bir kitap olsun istedim. Amacıma ulaştığımı düşünüyorum; iki kitabımın da rahat okunduğunu duyuyorum.   

İletişim Yayınları’ndan çıkan Geçmişimden Sesler ve Renkler isimli otobiyografik kitabınızla devam edelim: Böyle bir eseri iyi ki yazmışsınız çünkü bu vesileyle sadece siz ve aileniz hakkında değil, Türkiye’nin yakın tarihine dair de çok önemli bilgiler edindik. Böyle bir anı kitabı yazmak aklınıza nasıl geldi? 

Ben herkesin birbiriyle iletişim içinde olduğu, aile fertlerinin bol bol konuştuğu bir evde büyüdüm. Bazıları çok acı, diğerleri de ilginç veya komik birçok anı anlatılmıştı benim bulunduğum ortamlarda; bir yaştan sonra da bunları kendim anlatır oldum. “Şunu yazsam,” fikri, aklımdan arada geçerdi ama düşündüğüm, birkaç sayfalık yazılardı ve hep lafta kalmıştı. Kitap yazma fikri, dört kişilik bir arkadaş buluşmasında oluştu. Bir anı kitabından bahsediyorduk. Hatıralarımı yazmaya benim de özendiğimi dile getirdim. Hepsi eski okul arkadaşımdı, hikâyelerimden bazılarını biliyorlardı, yazmam için beni yüreklendirdiler. Emekli olmak üzereydim. Yazmayı seviyordum ama daha evvel sadece mesleki yayın yapmıştım. “Benim için değişik bir tür olacak. Bu işe de girişeyim,” diyerek hemen o akşam, fikirlerine sonsuz güvendiğim, çalışmalarıma büyük destek veren meslektaşım, on bir yaşımdan beri arkadaşım olan Cevza Sevgen’e danıştım. O da heyecanla onaylayınca kesin karar verilmiş oldu! Kısacası, kitap yazma kararını uzun zaman üstünde düşünerek, ölçüp biçerek değil birkaç saat içinde verdim. Ama sonra birkaç yıl süren araştırmalar yapmam gerekti. Bilgilerimdeki eksikleri tamamlamam için teknoloji sağ olsun, dünyanın uzak köşelerindeki akrabalara ulaştım, hiç tanımadıklarımı buldum, yeni dostlar edindim. Dönemleri daha iyi anlamak için tarih okudum. Çok çalıştım, bir sürü yeni şey öğrendim. Keyifli bir süreç oldu. 

Emeritus Prof. Dr. Cevza Sevgen, ben Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken zihnimde derin izler bırakan hocalarımın başında gelir. Kendisinden aldığım derslerin hepsi -özellikle de Eski İngilizce- unutulmaz olmuştur benim için. Bu röportaj vesilesiyle sevgi ve minnetimi ileteyim Cevza Hanım’a. Sohbetimizde onun ismine de denk gelmek varmış, ne hoş bir tesadüf…

Geçmişimden Sesler ve Renkler’e, “Beni sevgiyle sarmalayan anneme ve ileri görüşleriyle yolumu aydınlatan babama…” diyerek başlıyorsunuz. İstanbullu Ermenilerin çoğunun okuduğu Jamanak isimli gazetede, Hitler karşıtı politik köşe yazıları yazan Robert Kolej mezunu bir baba ile; Cemal Reşit Rey gibi, dönemin en tanınmış isimlerinden eğitim alıp 1950’li yıllarda İstanbul Radyosu’nda resitaller veren, piyanist bir annenin kızısınız. Anneniz ve babanız farklı insanlar olsaydı bugünkü Sosi Antikacıoğlu nasıl olurdu? Ebeveynlerinizin, kişiliğiniz üzerindeki etkilerini merak ediyorum.

Ben, “Doğduğun ev kaderindir” sözüne inanıyorum ve beni ayrıcalıklı bir şekilde, en iyi eğitimi vermeye çalışarak, en önemli amaçları mutluluğum olarak ama yine de belli bir disiplin altında, kendi yolumu özgürce çizebilme yeteneğine sahip bir birey olarak yetiştirdikleri için annemle babama sonsuz müteşekkirim. İnsanın kişiliğinin ne kadarı doğuştan, ne kadarı çevreden kaynaklandığı konusunda değişik fikirler var. Bazen aynı aileden bile değişik kişilikler çıkabiliyor. Ama ben, annemle babamın çabalarından dolayı oluşan özellikler taşıdığıma eminim: Bana cesaretli olmayı, hiçbir şeyden çekinmemeyi, fikirlerimi açıkça söylemeyi, hakkımı savunmayı ısrarla öğrettiler. Cinsiyetimden dolayı hayatımı kısıtlamadılar. “El âlem ne der?” gibi sözler söylemediler. İstediklerimi yapabilmek için dolambaçlı yollara başvurmama gerek kalmadı. Bir de öğretilmeden, model olarak gördüğüm ortak özellikleri vardı ikisinin de: İyimserdiler; her şeyin üstesinden gelebileceklerine inanırlardı; dışa dönük insanlardı; avaz avaz kavga ederler ama küsmezler, surat asmazlardı. Bol bol kahkaha atılan bir yerdi evimiz. Kişiliğim oluşurken onların hem tarzından hem öğrettiklerinden çok etkilendiğimi düşünüyorum.

“Annem babam farklı olsaydı bugün nasıl biri olurdum?” sorusuna cevap vermek zor. Biraz aşırı bir örnek olacak ama bugünkü Sosi olarak, fiziki veya psikolojik şiddet uygulayan, baskıcı bir ailede büyüyüp küçük yaşta okuldan alınarak zorla aynı tür bir  adamla evlendirilsem yine de sanki bir yolunu bulur, kendimi kurtarırdım gibime geliyor. Bir ihtimal de, katil olup hapislere düşebilirdim ama hayat boyu kendimi ezdiren biri olmazdım herhalde. Yine de bilemem, o durumda da bugünkü Sosi olamayacaktım çünkü.

SOSİ ANTİKACIOĞLU, ANNE VE BABASI İLE, BÜYÜKADA, 1947

Ermenicede “Sosi” çınar ağacı demekmiş, ne güzel… Bu ismi size hediye etmek, ailenizde kimin fikriymiş?

“Sosi” ağacının Ermeni mitolojisinde yeri var. Babamın adı Ara. O da mitolojik bir isim. Ermeni mitolojisinde kahraman kral “Yakışıklı Ara”, çınar ormanlarında dolanır. Olağanüstü yakışıklılığıyla ünlü kral Ara’nın sonu acı olur. Karısını çok sevdiği için, kendisine âşık olan Babil kraliçesi Semiramis’in aşkına karşılık vermeyince kraliçe onu öldürtür. Yani Ara ile Sosi’nin bağlantısı var. Ayrıca, annemin kızlık soyadı Çınaryan. İsmim, annemin ailesine de gönderme yapıyor. Annem ve babam hem bu göndermelerden dolayı hem de “Kulağa kolay ve modern geliyor,” diye bu isimde karar kılmışlar. O sırada hastanedeler, ben yeni doğmuşum, odaya giren hemşire benim için seçtikleri ismi duyunca “Yapmayın, yazık çocuğa. İnsanlar ‘sosis’ diye alay edecek,” diyerek annemle babamı vazgeçirmeye çalışmışsa da başaramamış. Gerçekten de çocukken bazen oldu öyle girişimler ama pek kayda değer bir zarar vermedi bana. Yetişkinlikte ise bazen hayretle soranlar oluyor “Ne kadar değişik bir isim,” diye. Geçenlerde pasaport yenilerken oldu yine: Ermenice olduğunu ve anlamını söyleyince orada işlemimi yapan güleç yüzlü genç kadın, “Yabancı mısınız?” diye sordu. O kadar çok rastladığım bir durum ki! “Hayır, İstanbulluyum. Ailem de buralı,” dedim. Bazen kafam bozuluyor. “Binlerce yıldır buradaydı atalarım,” diyorum ama karşımdaki pek anlamıyor ne demek istediğimi. Hiçbiri kötü niyetle sormuyor farkındayım, sadece bilgisizlik!

Kasım 1945’te doğmuşsunuz, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden iki ay sonra. O dönemde doğmuş olmanın farkı nedir sizce?  

Benim yaşamımı kapsayan yıllarda çok büyük teknolojik değişimler oldu. Benim kuşağım değişik hayat tarzları gördü. Sadece radyo olan bir evde büyüdüm. Televizyon, yetişkinlik yıllarımda girdi hayatıma. Büyükada’ya yazlığa giderdik. Orada uzun yıllar telefonumuz yoktu.  Öğrenciyken arkadaşlardan ders notu alacak olsak elle yazmak mecburiyetindeydik. Fotokopi filan yoktu. Hocalığımın ilk yıllarında sınavları ispirtolu makinelerde basar, kokusundan sarhoş olurduk. Takır takır daktiloda yazı yazar, bir hata yapınca bütün sayfayı atardık. Sonra bilgisayarlar girdi hayatımıza. Şimdilerde kitaplarım için yapılan Zoom toplantılarıyla dünyanın her yanına görüntülü olarak erişebiliyorum. Üç kıtadan arkadaşlarla hep beraber sohbet edebiliyoruz. Birçok açıdan yokluktan bolluğa doğru gitti bizim nesil. Yenilikleri olumsuz görenler var ama ben olumlu buluyorum ve memnunum. Yine de kesinlikle “Keşke bu kolaylıklar doğduğum günden beri olsaydı,” demiyorum çünkü madalyonun diğer yüzü de var. Benim kuşak, çocukluk ve ilk gençlikte teknolojinin zararlarına maruz kalmadı; ancak yaşımızı alınca faydalarını gördük. 1945’te doğmuş olmamın ayrıcalığı bence budur. 

BABAANNEM KONUSUNDA YÜREĞİMDEKİ AĞIRLIK HİÇ HAFİFLEMEDİ

Babanızın kökenleri Sivas’a, annenizinkiler ise Gelibolu’ya dayanıyor. Doğu ile batının karışımı olmayı, kitabınızın bir yerinde o kadar masum bir üslupla anlatmışsınız ki: 

“Yaşıt olan Mannig’le (anneanne) Zabel’in (babaanne) arasında sıkı bir dostluk varmış, halbuki birbirlerine hiç benzemezlerdi; değişik kültürlerin, değişik hayat şartlarının kadınlarıydılar. Zabel eğitimli ama geleneksel Anadolu kadınıydı, Mannig ise Avrupai burjuva bir ailenin kızı. Yemek pişirdiklerinde Zabel nefis mantı veya su böreği yapardı, Mannig ise nefis sufleler veya au gratin’ler.”

Bu iki kadın hakkında, torun Sosi başka ne söylemek ister? Ayrıca, babaannenizle yakın ilişki kuramamış olduğunuzu gene satırlarınızdan öğreniyor, kendisinin acılarla dolu hayatıyla ilk defa bu kitabı yazarken yüzleştiğinizi anlıyoruz. Geçmişimden Sesler ve Renkler’in son noktasını koyduğunuzda yüreğinizdeki ağırlık bir parça hafiflemiş oldu mu, Sosi Hanım?

Anneannem ben yedi yaşındayken vefat ettiği için onunla pek bir anım yok ama birçok fotoğrafı var, güzel ve şık. Son derece Avrupai görünüşlü bir kadın olduğunu görüyorum. Zaten anlatılanlar da o çizgide. Onunla yakın ilişki kurma fırsatım olmadı. Ama babaannem ben yirmi beş yaşımdayken vefat etti, buna rağmen kendisiyle ilişki kuramadım. O yaşlarda geçmişle pek ilgim yoktu, hep geleceği düşünüyordum: Eğitimim, mesleğim, erkek arkadaşım, seçeceğim hayat arkadaşı ve benzeri konularla ilgiliydim. Ayrıca, geçmiş acıların açıkça konu edilmediği yıllardı ve benim de bu konulardan kaçma dürtüm vardı. Ben sorsam babaannem ne kadar anlatırdı, o da başka. Görevimi yapar, düzenli ziyaretine giderdim ama ancak yüzeysel sohbetler ederdik. Babaannem az konuşan, çekingen bir kadındı. Geçmiş hakkında bildiklerimi, hep ben sormadan bölük pörçük olarak babam anlatmıştı. Bu kitabı yazarken bütün aklımda kalan bilgileri ilk kez yan yana getirip bir sentez yaptığımda babaannemin ne kadar zor bir hayat yaşadığını, o sessiz dış görünüşün altında nasıl demir gibi bir sebat, metanet ve zekâ olduğunu fark ettim ve zamanında bunun farkına varamadığım için çok kötü hissettim kendimi, çok ağladım. Kitabımı bitirmek, yayımlatmak bana tabii ki büyük mutluluk verdi ama babaannem konusunda yüreğimdeki ağırlık hiç hafiflemedi, geçmişteki duyarsızlığımdan dolayı pişmanlığım ve suçluluk duygum hiç azalmadı. Boynuna sarılıp “Sen ne kadar müthiş bir kadınmışsın!” deme fırsatım hiçbir zaman olmayacağı için de bu böyle kalacak…

1895 ve 1896… 1915… Tarihimizin farklı dönemlerinde çok zor, çok üzücü yılların yaşanmış olduğuna, sizin yazdığınız bu kitapla 2023’te bir kez daha tanıklık ediyoruz. Bugünün penceresinden olup bitenleri yargılamak doğru değil elbette; tarihe böyle yaklaşmanın sakıncalı yanları malum ama bunları kaleme alırken yaşanmış olanlar, sizde de bazı izler bırakmıştır. Bunları bizimle paylaşmak ister misiniz? 

Bence geçmişin acıları her Ermeni’nin DNA’sına bir şekilde kazınmış durumda, ince bir sızı gibi arada ortaya çıkar. Bu hem Türkiye’de hem diasporada yaşayanlar için değişik şekillerde geçerli. Bu izler tabii ki bende de var. Bazı kişiler bu sızının hayatlarının önemli bir parçası hâline gelmesine izin verir, bazıları vermez; bu onların yetiştiği ortama, ailelerine, dünya görüşlerine ve en çok da karakterlerine bağlı. Ben olumluya odaklanan olduğum için, kara bulutların üzerimde gezmesine pek izin vermem.

Ermeni toplumunun, özünde ne kadar ataerkil olduğunu gene sizin sayenizde öğrenmiş oldum. 19. yüzyılda sırf bu yüzden Ermeni kızlarının evde eğitildiğini, Sivas’ın merkezinde yaşayan Ermeni kadınlarının sokağa çıkarken örtündüğünü, yeni gelinlerin bir erkek çocuk doğurana kadar büyüklerinin yanında konuşmasına izin verilmediğini, iştahlı olan genç hanımların son derece ayıplandığını bu kitapta okudum. Bugünkü Ermeni toplumu nasıl peki? Ataerkil gelenekler halen yaşatılıyor mu? Küreselleşme, teknoloji ve internet; etkilerini Ermeni toplumunda da göstermiş olmalı, yanılıyor muyum?

Soruyu, İstanbul Ermeni toplumunu göz önüne alarak cevaplarsam “Bir genelleme yapamayız,” derim çünkü toplumun içinde çok değişik yaşam ve düşünce şekilleri var. Ermeni toplumu geniş bir yelpaze içinde düşünülmeli; en ilericisinden en tutucusuna kadar her türlü düşünce şekli var yani Türk toplumundan pek de farklı değil. Hatta İstanbul doğumlularla Anadolu kökenli olup sonradan İstanbul’a yerleşenler arasında bile bir karşılaştırma yapamıyorum çünkü bir bakıyorsunuz birkaç göbek İstanbul’da yaşayan birisi gayet tutucu, halbuki Anadolu’dan göç etmiş biri çok daha açık fikirli davranabiliyor. Yüzde yüz olmasa da eğitim fark ediyor. Tabii ki yukarıda bahsettiğiniz kitabımdaki örnekler, artık hiçbir şekilde geçerli değil ama Ermeni toplumu için hâlâ “ataerkil” terimini kullanabiliriz. 

İyi veya kötü, her ne yaşandıysa bunları yazmak; insanın ölüme, yok olmaya bir tür meydan okuması gibi… Bütün bu anıları kaleme alırken sizin aklınızdan da aynı düşünce geçti mi? “Yaşandı ama yaşananlar kâğıda döküldüğü için, hiçbir şey suya yazılmış olmadı,” dediğiniz oldu mu kendinize?

Tabii ki oldu. Çünkü acıların üstünün örtülmesi, rahatlıkla yas tutulamaması kendi başına büyük bir acı. Unutulmamak çok önemli. Örneğin, baba tarafımda 1915 öncesinden kalan tek bir fotoğraf var. Babaannem, öldürülen büyükbabamın fotoğrafını tehcir boyunca koynunda saklamış. Bir zamanlar evimizde hangi dolabı açsam içinden onun bir kopyası çıkardı.  Babamın, o resmin o kadar çok sayıda kopyasını yaptırmış olması sonradan bana çok anlamlı geldi. Yedi yaşındayken kaybettiği babasının o resmi de kaybolursa zihinlerden tamamen silinecek diye o kadar endişe etmiş ki, önlem almaya çalışmış. Babam o fotoğrafın kitabımda yer alacağını bilse çok mutlu olurdu! 

KIZIM, HİÇ KİMSEYE KÖRÜ KÖRÜNE İTAAT ETME, BANA BİLE

Okuyucuyu bazen derin bir hüzne boğan, bazen kahkaha attıran, sık sık da düşündüren, o kadar özel bir kitap olmuş ki bu… Bazı satırlarını okurken de derin bir şaşkınlık yaşadım, açıkçası. Örneğin, İstanbul’a gitme hayaliyle Samsun açıklarındaki gemilere ulaşmaya çalışan Ermenilerin akıbeti, altınların yutularak saklanılması ve çete saldırılarından kendilerini korumaya çalışan güzel kadınların, üstlerine başlarına dışkı sürmeleri… Öte yandan, fi tarihinde İstanbul’da yaşanan hayatlar, Büyükdere’deki yazlıklar ve plajlar, Yeşilköy’deki muhteşem köşklerde verilen davetler için Sirkeci’den kaldırılan özel trenler, vakit henüz erken ise erkek davetlilerin frak yerine gri çizgili pantolon, gri kuyruklu ceket ve gri kravattan oluşan bonjour takımlar giydiği akşamlar, -biraz abartılmış mı, çok emin değilim ama- bazı miraslar paylaşılırken  altınları saymak uzun zaman alacağı için, kepçelerin kullanılması… 

“Geçmiş” dediğimiz süreç, korku filmleriyle peri masallarının birbirine karıştığı yılların toplamı olabilir mi acaba?

Olabilir çünkü eskinin en kötüsü veya en ilginci, güzeli hatırlanıyor ve sıradanı unutuluyor. Örneğin, kepçe ile dağıtılan miras yıllardır annemin ailesinde anlatılan gerçek bir hikâyedir, kesinlikle abartı yok ama bugün için o kadar olmayacak bir şey ki, peri masalından çıkma gibi. Kara günler ise, ertesinde hatırlanan bir korku filmi gibi ama farkı şu ki, film gibi bir zaman sonra tamamen unutulmuyor; aklın bir köşesinde nesillerce kalıyor. Kitabımda anlattığım Yeşilköy’deki lüks davette giyilen bonjour çok az görülen bir şey olduğu için, yıllarca ailemde anlatılmış. İnsanlar 1950’lerde balolarda filan frak giyerlerdi; babamın da frakı vardı ama bonjour denilen takımı bizimkiler ilk o davette görmüşler. Annem babam kalender insanlardı. Bu hikâyeyi hayranlıkla değil, özenti olduğunu düşündükleri için anlatırlardı. Ben ancak filmlerde ve İngiliz Kraliyet Ailesi resimlerinde gördüm o kıyafeti. Bu arada, daha evvel sormuş olduğunuz ataerkillik konusunu daha iyi açıklayacağını düşünerek ilave edeyim ki, kepçeyle pay edilen o altınlardan anneanneme ve kız kardeşlerine tek kuruş kalmamış çünkü eski âdetlere göre, ailenin serveti erkek kardeşler arasında paylaştırılmış. Anneannem sadece zengin bir çeyizle koca evine yollanmış. 

Babanız Ara Aginyan sizinle ilgili anılarını, hayallerini bir hatıra defterine yazmış. Kitabınızda en sevdiğim bölümlerden biri, Ara Bey’in kızı için yazdığı temennilerdi. Eğitimli, vizyon sahibi, paraya pula çok önem vermeyen, kadın – erkek eşitliğine yürekten inanan, eşini ev işleri yapmasından ziyade piyano çalması için teşvik eden bir baba; nasıl bir kız evlat düşlemişti? 

İnanın ki, yetmiş beş yıl sonra bile beni etkiliyor babamın ben iki yaşımdayken yazdığı temenniler. Özellikle de “Kızım, hiç kimseye körü körüne itaat etme, bana bile! Senden her isteneni mantık süzgecinden geçir. Büyüklerine saygı göster ama kendi doğru bildiğini yap,” demesi. Bana hep haklarımı savunmamı, fikirlerimi açıklamaktan çekinmememi söylerdi. Anı defterinde süslü bir taş bebeğe dönüşmemem için beni uyarmış, aklından ve fikirlerinden dolayı saygı gören bir kadın olmamı düşlediğini yazmış. Meslek edinmenin çok önemli olduğunu vurgulamış. Güvenilir, dürüst bir hayat arkadaşı seçmemi ümit etmiş; o konuda hiç varlık, mevki sözü etmemiş. Bir de iyi bir müzisyen olmamı dilemiş. Kendisi klasik müziği çok severdi. Bu sonuncu dilek hariç, bugün tam babamın düşlediği çizgide olduğum için mutluyum. Babam iyi huylu bir adamdı. Piyano çalışmalarımı erken yaşta bıraktığım için beni yargılamadı. O konuda pek yetenekli değildim; o da yapmak istemediklerime değil yaptıklarıma odaklandı hep.

Anneniz Viktorya’ya gelecek olursak: Halı püskülleri, annenize dair gülümseten bir sahneyi canlandırıyor olmalı. Annenizin size dair hayallerini en iyi ifade eden anılarınızdan biri bu sanırım, yanılıyor muyum?

Ben küçük yaşlarımdan beri çok düzenliymişim. El işine, yün örmeye filan da yatkındı elim. Bunlar bana öğretilmedi; insanlar böyle doğuyor herhalde. Hem annem hem babam iyi okuyup meslek sahibi olmamı istedikleri için, geleneksel kadınlardan beklenen bu işlere eğilim gösterdiğimde hemen “Onu bırak; git bir kitap oku,” derlerdi. Ben iki yaşımdan itibaren evde halının püskülleri bozulunca gider düzeltirmişim. Annem de bunu görünce hemen gider ve onları yine bozarmış, fazla düzen meraklısı olmayayım diye. Babam “Kızım, annenle ben halının püsküllerini düzeltmenden hoşlanmıyoruz. Takıntılı bir ev kadınına dönüşürsün diye bazen endişe ediyoruz,” yazmış anı defterine. Bugün bile çekmecelerimin düzeni, yakın arkadaşlarım arasında espri konusudur. Ayrıca, etrafım düzenli olmazsa verimli çalışamam. Evime seçtiğim halılara gelince, onlar püskülsüz! 

Sohbetimizin başında da dediğim gibi, yazdıklarınız ışığında tarihimizle ilgili çok şey öğrenmek mümkün: Örneğin, Osmanlı’ya ait çoğu toprakta gayrimüslimlerin at binmesinin yasak olduğunu, -askerliğini daha önce yapmış olduğu hâlde- 25 ile 45 yaş arasındaki gayrimüslim erkekler için geçerli sayılan “yirmi sınıf ihtiyat askerliği” isimli uygulamayı, Varlık Vergisi’nin alındığı yıllarda zengin görünmemek için nikâhlara bile en eski, en modası geçmiş kıyafetlerle gidildiğini, 6-7 Eylül’de yaşananları…

Sosi Hanım, -acı ve zorluklarla dolu bütün bu yılları kaleme alırken- tarihi “öteki”nin gözünden anlatmışsınız aslında, ne dersiniz?

Evet, tarihi “öteki”nin gözünden, hiçbir gerçeğin üstünü örtmeden anlatmaya çalıştım, başka türlüsü dürüstçe olmazdı çünkü. Aslında bu konuda kitabım hakkında yazılmış çok beğendiğim bir makale var, şimdilerde Sabancı Üniversitesi’nde görev yapan eski öğrencim Ayten Sönmez’in, internette de bulunabiliyor: Geçmişin Üzerindeki Perdeyi Kaldırmak / Geleceği Hayal Etmek: Türkiyeli Ermeni Bir Kadının Çok Sesli Özyaşamöyküsü. Makaleyi okuduğumda Ayten’e, beni benden daha iyi anladığını söylemiştim. “Öteki”nin, geçmişin acı yüklerinden kurtulması, sadece baskı altında tutmuş olduğu, o zamana kadar konuşamadığı konuları açığa çıkarmasıyla gerçekleşebilir; ancak örtü açılınca, perde aralanınca daha güzel bir gelecek hayal edilebilir. 

Bu coğrafyada, kimlik karmaşası yaşadığınız ya da ötekileştirildiğinizi hissettiğiniz oldu mu?

Ben hiç kimlik kargaşası yaşamadım; küçük yaştan gayet belirgindi kimliğim. Bu toprakların insanı olduğum bilinciyle büyüdüm. Öte yandan, bu topraklarda yaşayanların çoğundan farklı bir yanım olduğunun da bilincindeydim ama bunun kötü bir şey olduğu fikri aşılanmadı bana. İki dilli, iki kültürlü büyüdüm. Muayyen bir yaştan sonra da bunun zenginleştirici bir şey olduğuna inandım. Benim kuşağımda büyüyen Ermenilerin aileleri tek tip değildi. Bazı aileler ezik hissederlerdi Ermeni oldukları için ama bizim evde ne bir eziklik ne bir ürkeklik durumu vardı. Örneğin, bir arkadaşım anlatır: Küçükken sokakta Ermenice konuştuğu için, annesinden tokat yemiş. Bizim ailede böyle bir şey düşünülemezdi. Bazen sokakta Ermenice konuşurduk. Etrafta “Vatandaş, Türkçe konuş!” ilanlarının asılı olduğu yıllardı. Ters bakan da olurdu ama bunu da hayatın bir parçası olarak algılamayı öğrenmiştim. Babam “kılıç artığı” denilen, 1915 yetimlerindendi. Küçük yaştan, büyükbabamın öldürülmüş olduğunu bilirdim ama içime nefret ve kin tohumları atılmadı. En yakın arkadaşlarım Türkler oldu. Benim bulunduğum muhitlerde, okulda, çalışma ortamımda hiç ötekileştirme durumu yaşamadım ama sokaklarda, gazetelerde ötekileştirme vardı, ona da aldırmamayı öğrendim. Bu soruyu benim kuşağımdan Ermenilere sorduğunuzda çok değişik cevaplar alacağınızdan eminim. Ailenin tutumu, yaşam şartları, çalışma ortamı ve insanın karakteri çok fark ediyor bu konularda. Ben iyimserim; hayata olumlu bakarım. Kimlik kargaşası yaşamamamın bir nedeni de bu olabilir. 

Ermeni kökenli birçok vatandaşımız, özellikle 6-7 Eylül olaylarından ve ASALA tarafından işlenen cinayetlerin sıkça haber olduğu o zor yıllardan sonra başka ülkelere gidip yerleşti. Eşiniz ve siz de gitmeyi düşündünüz mü hiç?

Biz yetişkin olduğumuzda 6-7 Eylül olayları geride kalmıştı. Olaylardan sonra çok giden olmuş ama sonra ortam durulmuştu. ASALA olayları yeni bir göç furyası başlattı. Gazeteler “Ermeni köpekler!” diye manşet atıyordu. Evet, biz bile hiç istekli olmadığımız hâlde, 1970’lerin sonunda gitmeye karar verdik. Kanada’ya göçmen olarak başvurduk. Ama başvuru sonucunu beklediğimiz bir yıldan fazla süren zamanda, içimizde bir heves gelişmedi. Kabul edildiğimiz haberi geldiğinde özellikle sevinmedik. Başarısızlık değildi korkumuz. İkimiz de iyi eğitim almıştık, çalışkandık, dil biliyorduk. Eğer gitseydik muhakkak ki düzgün bir hayat kurabilirdik kendimize. Ama Ermeni olarak burada yaşamanın zor yanları olsa bile, tek ana vatan olarak bildiğimiz yerden ayrılmak zor geldi. İkimizin de aynı fikirde olması, tabii ki büyük bir artıydı. Öyle bir ortam oluşmuştu ki, birimiz gitmek istesek öteki şüphesiz ona uyacaktı.  Ama biz ikimiz de gönülsüzdük. İstanbul’daki hayatımızı seviyorduk. Ben Boğaziçi Üniversitesi’nde hocalığa başlamış olduğum için çok mutluydum; eşim işinden memnundu. Neticede, ortak kararla göç etmekten vazgeçtik. Belki de hayatımızda verdiğimiz en önemli karardı ve hiç pişman olmadık.   

Zabel Yesayan – Yaşamı ve Eserleri isimli, İnkılâp Kitabevi’nin yayımladığı kitabınızda Osmanlı’nın ilk sosyalist – feminist kadın yazarlarından Zabel Yesayan’ın öyküsünü anlatıyorsunuz. Neden Zabel Yesayan? Ve nasıl bir çalışmanın ürünü bu eser?

Ben Yesayan’ı geç tanıdım ve hemen gönlümü kaptırıp hakkında derinlemesine araştırmalara giriştim. En başta, uzun yıllar boyunca fikirlerinden dolayı unutturulmaya çalışılmış olması beni çok etkiledi. 21. yüzyılda yeniden küllerinden doğması mucize gibi bir şeydi ve benim de bu mucizeye bir katkım olsun istedim. Araştırdıkça hem kişiliğine hem edebiyatına hayran kaldım. Bir edebiyatçı olarak eserlerinin iyi tanınmamasına, kendisinden sadece “feminist” olarak söz edilmesine üzüldüm. Halbuki Zabel sadece kadın – erkek eşitliği için değil, tüm insanların eşitliği için çaba göstermiş. Ama hayatını en gözü kara feministten daha ötede yaşamış. Beni üzen bir konu da sadece bir iki eserinden bahsedilmesiydi, oysa çok değişik türde eserleri var Yesayan’ın. Onların hepsi bilinsin istedim. Çoğu eserini bulmak zor; dünyada bir iki tane kalmış olan romanı var. Onların hepsini bulmak, toplamak yıllarımı aldı. Tükenmiş olan kitaplarının tekrar yayımlarının yapılması konusunda pek ümidim yok çünkü Ermenice okuyan kişi sayısı sınırlı. Yakın gelecekte hepsinin çevrileceğini de zannetmiyorum. Bu nedenlerle, kitabımda Yesayan’ın tüm önemli eserlerinin özetini verip inceleyerek isteyenlerin erişebilecekleri bir kaynak oluşturmak, bir Yesayan el kitabı yazmak istedim.  

“Toplumun her kesiminde eşitlik sağlanmadıkça kadın – erkek eşitliği de mümkün değildir,” diyen bir kadın Zabel Yesayan. Siz de Yesayan ile hemfikirsiniz sanırım? Zabel Yesayan’a dair böyle bir kitap yazmanızda, onunla benzer dünya görüşüne sahip olmanızın rolünden bahsetmek mümkün mü?

Yesayan öyle bir kadın ki, herhangi bir konuda kendimi onunla kıyaslamak haddim değil. Dünya görüşüm aynı. Bence de tüm insanlar eşit olmalı ama ben politik konularda aktivist olmadım hiç. Yesayan’ı düşününce, utanarak söylüyorum ama, üzücü olaylara hep uzaktan baktım. Rahat köşemde oturup yazdım, çizdim. Boğaziçi gibi ayrıcalıklı bir üniversitede çalıştım. “Fildişi kulemde yaşadım,” diyebilirim. Zabel gibi, dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmek için kendi hayatımı feda etmedim. Belki de bu yüzden, onun sosyal sorumlulukları o denli üstlenmesine, hayatını ezilmiş insanları kurtarmaya adamasına hayranım. Kadın olarak, zamanın normlarının hiç umurunda olmayışının, toplumun kurallarını bir nebze bile kâle almayışının ise müthiş bir cesaret olduğunu düşünüyorum. Bütün bunlar bir yana, çok önemli bir yazar olduğuna da inanıyorum. Bu kadar olağanüstü bir kadını hem cesaretli kişiliğiyle hem yazarlık yönüyle daha iyi tanınmasını sağlamaktı bu kitabı yazmaktaki amacım.

Kitabınızın önsözünde, Batı Ermeni edebiyatına psikolojik romanı tanıtan kişinin, Zabel Yesayan olduğunu vurguluyorsunuz. Batı Ermenice ile Doğu Ermenice lehçelerinden de söz edelim mi biraz? Bu iki lehçe tamamen farklı mı birbirinden? Örneğin, İran’da yaşayan bir Ermeni ile İstanbullu bir Ermeni, birbirleri ile iletişim kurmada sorun yaşar mı?

10. yüzyıldan itibaren Batı ve Doğu Ermenice lehçeleri farklı gelişiyor. Doğu lehçesini kullananlar Ermenistan ve diğer Kafkasya ülkeleri, Rusya ve İran. Batı lehçesini ise tüm eski Osmanlı topraklarında yaşayanlar kullanıyor. 20. yüzyıl boyunca Türkiye’den, son yıllarda da önemli sayıda Ermenilerin yaşadığı Lübnan ve Suriye’den batıya yapılan göçlerden dolayı, Batı Ermenice lehçesi artık UNESCO’nun tehlike altında olan dilleri listesinde.

İki lehçe; söz dizimi, biçim bilimi, sözcük dağarcığı ve yazın olarak birbirinden oldukça farklı. Yine de İran’da yaşayan bir Ermeni ile İstanbullu bir Ermeni, belirli bir çaba göstererek birbiriyle anlaşabilir. İki lehçenin farkını, Türkçeyle Azerice farkı gibi düşünebiliriz. Gerekirse anlaşılır ama uzun bir sohbete dalmak pek kolay değil! Okumak için de aynı şeyi söyleyebilirim. Kitabım için mecburen birkaç Doğu Ermenice lehçesinde yazılmış kaynak okurken zorlandım. Doğu ve Batı Ermenilerinin kültürleri de değişik şekillerde gelişmiştir. Batı Ermeni kültürü Avrupa’dan beslenirken; Doğu Ermeni kültürü Rusya’dan ve İran’dan beslenmiştir, bundan dolayı edebiyatları da değişiktir. Biz İstanbullular, iki üç doğulu yazardan fazlasını pek tanımayız. Onları da okumuş olanımız azdır. 

Psikolojik romanlarına gelince, aslında o dönemde hiçbir edebiyatta o tür örnek pek yok. Yesayan’ın eserleri, batıda “psikolojik novella” ustası olarak bilinen Stefan Zweig’ınkilere o kadar benziyor ki, ben ondan etkilenmiş olabileceğini düşündüm ama Avusturyalı yazarın eserlerinin ne zaman Fransızcaya çevrildiğini araştırırken aslında Zabel’in, ondan çok daha evvel yazdığını fark ettim. Yani Yesayan son derece özgün, yenilikçi bir yazar.  

“Halklar sadece birbirinden farklı ama bu farklar birbirlerinde eşitsizlik yaratmaz,” diye düşünen, Sorbonne’da aldığı edebiyat ve felsefe eğitimlerinin de katkısıyla son derece aydın, cesur, düzeni değiştirmek için azami çaba göstermiş bir kadın Yesayan. Asla teslim olmayan, öyle güçlü bir kişilikmiş ki kendisi, Erivan’da konulduğu hapishanede kâğıt ve kalem yokluğundan yazamayınca çevresindeki mahkûmlara Fransızca dersler vermeye başlamış, müthiş bir şey! Mensup olduğu ataerkil Ermeni toplumundan -üstelik de 19. yüzyılda- böyle bir kadın nasıl çıkabilmiş acaba? 

Hiç şüphe götürmez ki, babası sayesinde. Toplum ataerkil ama baba, özellikle o yıllar için inanılmaz bir istisna. Daha çocuk yaşından itibaren kızına çoğunluğun düşüncelerinin yanlış olduğunu anlatıyor; sosyal sorumluluklardan, insanların eşitliğinden bahsediyor. Eğitimine büyük bir itina gösteriyor. Asıl feminist olan baba, kızını kadın hakları üstüne yazı yazmaya teşvik ediyor. Ve bugün bile en açık fikirli bir babanın zor yapacağı bir şey yapıyor: Kızını, henüz on yedi yaşındayken tek başına Paris’e yolluyor.  

EZİLENİN YANINDA DURMAK EN BÜYÜK POLİTİK GÜNDEM AMA O TÜM ZAMANLARIN GÜNDEMİ

Şiir çevirme tutkunuzdan konuşalım biraz da. Bu ilgi nasıl ve ne zaman başladı sizde? İlk çevirdiğiniz şiiri, kimin yazdığını hatırlıyor musunuz? 

Tabii ki hatırlıyorum çünkü bu nispeten yeni bir tutku. Ben bu işe Zahrad’la başladım. Boğaziçi Üniversitesi Batı Edebiyatları bölümünden birkaç kişi, 2000’li yılların başında Amerika’da bir etnik edebiyatlar seminerine katılacaktık. O yıllarda Türkiye’de Ermenilerin görünürlüğü artmaya başlamıştı. Ben de teklifimi Zahrad’ın şiirleri üzerine yaptım. Bazılarının İngilizceye çevrilmiş olduğunu biliyordum, “Onları kullanırım,” diye düşündüm ve daha şiirleri ele geçirmeden Zahrad’ın eserlerindeki “öteki”lik olgusu hakkında bir sunum teklifi hazırladım. Önerim kabul edildi ama İngilizce çeviriler elime geçince aralarında kullanabileceğim esaslı bir örnek bulamadım. Elimdekilerle çalışsam iyi bir sunum olmayacaktı!  İş başa düştü: Şairin sekiz yüzü aşkın şiirinin orijinallerini bir bir taradım ve tam tahmin ettiğim çizgide bulduğum örnekleri kendim çevirdim. Sunum başarılıydı. Sonrasında da şiirlerden ayrılamadım. Çok keyif aldığım için çevirilere devam ettim. Böylece İngilizce çeviri kitabım ortaya çıktı ve Amerika’da yayımlandı (A Translation from Armenian into English of the Poems of Zahrad, Mellen Press, 2011). Daha sonra “Niye Türkçe de olmasın?” diye, Türkçe çevirilere başladım. Şimdi İngilizce veya Ermenice herhangi bir şiir hoşuma gittiğinde hemen Türkçeye çeviriyorum. Bilmece yapmak gibi, çok zevkli geliyor bana. Tabii ki İngilizceden çeviren çok kişi var; o örnekler büyük ihtimal bir köşede kalacak ama Ermeniceden çevirdiklerimi belki bir gün küçük bir antoloji olarak yayımlayabilirim. 

Gene sizin Türkçeleştirdiğiniz, Zahrad mahlaslı Zareh Yaldızcıyan’ın şiirlerini büyük bir beğeniyle okudum. Kimdir Zahrad? Türkçeye çevrilmiş başka kitapları var mı? 

Zahrad, İstanbullu bir Ermeni. Ermeni okullarında okumuş. Kendinden önceki nesillerin şairleri gibi, Batı’nın etkisinde kalmamış. En çok Ermeni kültüründen beslenmiş. 1940’lı yıllarda üretmeye başlamış. O yıllarda ülkede Garip akımı şiire yeni bir yön vermekte. Zahrad aynı şeyi Ermenicede yapmış. Dilini geçmişin yükünden, süsünden püsünden kurtarmış. Temiz, basit, dingin bir konuşma diliyle yazmış eserlerini. Çoğu eseri çocukların anlayabileceği basitlikte ama bunlar çok katmanlı şiirler, deştikçe değişik anlamlar bulabilir okuyucular. Zahrad’ın eserleri 1960’lardan beri hem Türkçeye hem başka dillere çevrilmiş. Biliyorsunuz, şiir zaten çok okunan bir tür değil. Ermeni şairlerle de çok sayıda ilgilenen çıkmıyor. Okuyucusu, onun için hep kısıtlı kalmış. Zahrad’ın şiirlerinin, en çok İngilizce olmak üzere, yirmi üç dile çevrilmiş olduğu söylenir ama bunlar tek tük yapılan çeviriler. 1960’lardan beri birkaç Türkçe çevirisi kitap hâlinde yayımlandı, benimki en son olanı. Özelliği, uzun yıllar şiir üzerine çalışmış olan bir edebiyatçı tarafından çevrilmiş olması.

Zahrad’ın, Ben O Çiçek Açmış Erik Ağacıyım isimli şiir kitabına yazdığınız girişte, şair için “Yazdıkları başkaldırı şiiri değildir. Zamanının önemli politik sorunlarıyla da pek ilgili görünmez. Ezilen küçük adamın yanında durması dışında politik gündemi yoktur,” diye not düşmüşsünüz. Ezilen küçük adamın yanında durmak, esasen en büyük politik gündem değil midir, Zabel Yesayan’ın da yaptığı gibi tıpkı? 

Haklısınız, ezilenin yanında durmak en büyük politik gündem ama o tüm zamanların gündemi. Zahrad, kendi yaşadığı günlerin belirli politik sorunları hakkında yazmıyor, onun için de evrensel bir gündemi olduğunu söyleyebiliriz. Bu da onun, başka kültürlerden olan okuyucular tarafından da anlaşılmasını, ileriki yıllarda da tazeliğini korumasını sağlayacak.

Yesayan’a gelince, o da hep ezilenin tarafında ama son dönemlerinde tamamen günün politik sorunlarıyla ilgili eserler üretiyor, açıkça komünizm propagandası yapıyor. Ürettiği bu tür eserler de, diğerleri kadar kıymetli addedilmiyor o yüzden.  

Bu değerli sohbet için kendim ve dergim Mikroscope adına size teşekkür ediyorum, Sosi Hanım. Verdiğiniz her cevap, anlattığınız her anı hepimiz için çok anlamlı, çok değerli.

Çalışmalarıma vakit ayırdığınız için ben teşekkür ederim.

Şiirle başladık sohbetimize, gene şiirle bitirelim: 

Elinde tebeşir

Etrafımıza sınırlar çiziyor 

Ama ben – elimde kocaman bir şair silgisi 

Hepsini birer birer siliyorum* 

*Şair: Zahrad (Zareh Yaldızcıyan, 1924 – 2007) / Çevirmen: Sosi Antikacıoğlu (1945 – )

(Bu blog yazısı; çevrim içi aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi “Mikroscope”un 23. sayısında da yayımlanmıştır.)

Bir yorum Yaz