Arama Sonucu:

Hastanedeki o küçük, tatsız doktor odasının film seti olduğunu düşündü bir an.  Hasta rolünü kendisi oynarken karşısında oturmakta olan, altmışlarındaki esmer adam da görmüş geçirmiş bir doktoru canlandırıyordu.  Yönetmen koltuğundan bir ses geldi sonra: ”Yasemin Hanım, ölüm kalım çizgisinin tam üzerinde duruyorsunuz şu an.  Doktorunuz, bundan sonraki hayatınız için son derece önemli bir konuşma yapıyor size.  Normal biri (”Normal” kelimesini telaffuz ederken üstüne basa basa söylemişti) nasıl davranır, ne tür bir tepki verir böyle bir zamanda?  İyi düşünün ve kendinizi o kişinin yerine koymaya çalışın.  Hiçbir şey yokmuş gibi, her şey çok normalmiş gibi, televizyonda hava durumunu izliyormuşsunuz gibi sakin sakin bakmayın doktorunuzun yüzüne öyle.  Odaklanın rolünüze lütfen.  Harika bir iş çıkaracağınızdan eminim. Haydi, Yasemin Hanım!”

İşin ciddiyetinin pekâlâ farkındaydı Yasemin ancak tepki veremiyordu.  Çığ altında saatlerce kalmış, donmak üzere olan bir dağcı gibi uyuşmuştu.  Anestezi altındayken her şeyi duyan, olan bitenin son derece farkında olan ancak bunu hiçbir şekilde belli edemeyen bir hasta gibi, hareket edemiyordu.  Kalakalmıştı öyle. Mesleğine yıllarını vermiş, hayatını işine adamış doktor ise konuşmasına devam ediyordu. Havada uçuşan tıbbi terimler yüzünden, adamın ne dediğini tam olarak anlayamıyordu Yasemin.  Henüz kırkındaki genç kadın, odadaki varlığını sadece kendisinin hissettiği yönetmenin az önce söylediklerini hatırladı.  Gözlerinin içine baktı doktorun.  Otururken farkında olmadan kamburlaşan sırtını dikleştirdi. Derin bir nefes çekti içine. Hemen sağındaki insan iskeleti modeli üzerinde işaret parmağı ile farklı noktaları gösterirken hastasını aydınlatmaya çalışan doktorun karşısında, bir tıp fakültesi amfisinde ders dinlemekte olan öğrenci gibi hissetti kendini.  Ardından gene toparladı dikkatini, ne de olsa yönetmenden bir uyarı daha gelsin istemezdi.

Bir ara ”protez” kelimesi çıktı ağzından doktorun. ”Bacak kesilebilir işte o zaman” diye geldi sözün devamı.  ”Ne?  Nasıl yani?” der gibi baktı adamın yüzüne.  Attı uyuşukluğunu üzerinden.  ”Bir dakika, doktor bey.  Bir sürü tıbbi kelime çıkıyor ağzınızdan.  Anlamakta zorlanıyorum.  Yoksa siz bana?”

Saniyeler önce hiç susmayacağını sandığı adam şimdi konuşmuyor, konuşmakta zorlanıyormuş gibi duruyordu karşısında. Yutkundu ve Yasemin’in gözlerine kilitledi merhametle bakmakta olan kara gözlerini.  İsteksizce onaylarcasına yumdu ikisini de. 
Dibin dibini ilk kez bu kadar yakından görüyordu Yasemin, dibin de dibini! Yaşadığı kırk yıl boyunca “İşte şimdi dibe vurdum!” diye aklından geçirdiği ne çok an olmuştu oysa. Gözleri doldu. Yanakları kızardı. Rolüne iyice girmişti artık, hem de öyle bir girmişti ki, korku ve endişenin harladığı yüreğine biraz olsun su serpmek için, istese de oradan çıkamayacak gibiydi! Bir girdabın içindeydi şimdi. Ya da tüm bedeni ve ruhuyla, büyük çaplı ve çok şiddetli esen tropik bir fırtınaya kapılıp gitmişti. Ayaklarını yerden kesen duygu, mutluluk değil şaşkınlıktı. Şaşkınlıktan da insanın ayakları yerden kesilebilir ya da ayaklarının altındaki halının bir anda çekildiğini hissedebilirdi demek. Umutsuzluğun en koyu tonunda debelenirken “Her şey buraya kadarmış,” diye düşündü, “bitti.” Sonra bu düşüncenin teslimiyet mi, acziyet mi, çaresizlik mi, takatsizlik mi olduğuna karar vermeye çalıştı. Veremedi. Şu an hissettikleri belki hepsiydi bunların, belki de hiçbiri.

Sette çıt çıkmıyordu şimdi. Herkes önce Yasemin’in mimiklerine odaklanmış, sonra da sonsuza dek donup kalmıştı sanki. Küçükken o çok sevdiği oyunu hatırladı sonra. Yazın sokaklarda, mahallenin çocuklarıyla akşam ezanı okunana kadar oynadıkları oyunu. “1, 2, 3, tıp!” Hayat artık akmıyordu Yasemin için. “1,2,3, tıp!” Sonsuza dek donup kalmıştı her şey. “1, 2, 3, tıp!” Belki de buraya kadardı. “1,2,3, tıp!” Tüm arayışlarının, buluşlarının, sevinçlerinin, kederlerinin, uğradığı hezeyanların, elde ettiği başarıların, sevgilerinin, nefretlerinin, yollarının, yolculuklarının, verdiği hesapların, aldığı solukların bittiği o noktanın üzerinde duruyordu muhtemelen. “1,2,3,tıp!”

“Veee, motor!”

Film, asıl şimdi başlıyordu…

24 Temmuz Pazartesi

Bu blog yazısı; çevrim içi aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi “Mikroscope”un 25. sayısı için yazılmıştır.

15 Yorum

  1. Perihan Erengüç

    Hepimiz için gerçekleşme olasılığı olan duygu yüklü bir öykü olmuş.Emeğine,kalemine sağlık.

  2. Okurken kendimi sette Yasemin’i izliyor gibi hissettim ve ona sarılmak istedim. Kaleminize sağlık can hocam

  3. Ilke GUROL

    Cok duygu yuklu ve dusundurucu kaleminize ve yureginize saglik. Her son gibi gorunen sey aslinda galiba yeni baslangiclar.

  4. Mehmet Güneş

    …ya daha ne denebilir ki…Bayıldım!!!

  5. Mustafa Atalay

    Harika bir konu, müthiş bir anlatım! Gönlü güzel insan! Başarılar diliyorum!

  6. Fatma Ayten Özgün

    İnsanın içini acıtan bir öykü. Birde bunun canlısını yaşadıysanız. Çok zor bir durum. Öykü ustaca anlatılmış ,okurken öykülükten çıkıyor geçeği yaşıyorsunuz o an.
    Yüreğinize, duygularınıza, kaleminize sağlık, tebrik ederim sevgiler…

  7. Fatma Ayten Özgün

    Bu sahne bana hiç yabancı gelmedi.Kayın pederim de canlısını yaşadık. Anılarım canlandı çok zor bir durum. Ne kadar kaleme döksem de duygular aktarılmıyor. Yüreğinize, duygularınıza, kaleminize sağlık. Çok güzel yazmışsınız gerçrk gibi tebrik ederim.
    Sevgiler.❤

  8. Mesut Coşkun

    Bir solukta okudum. Sıcak yaz gününde, içimi ısıttı yazın. Güzele, insana dair, umut hep olmalı…

  9. Şükran selçuk

    Yutgundum bir daha bir daha …yuregine sağlık yaşam sevinci aşılıyor her yazın herkese.

  10. Ayşe Beloğlu

    Acıtan bir öykü olmuş.Ama,anlatım süper

  11. şafak bekler bulutoğlu

    Yine harika bir anlatım ; insanı içine çeken ve merak uyandıran.Eline , ruhuna sağlık canım Çiğdem’ciğim

  12. Berna Kiper

    Bazı hatıralar deler geçer ve tekrar tekrar başka rollerle aklımıza gelir ya hani.
    Sen de bunu yıllarca yazsan, yıllarca ilk kez duyuyormuş gibi okurum ve etkilenirim.
    Aklınla,kaleminle bin yaşa Çiğdemcim.
    Öptüm kocaman❤️

  13. Mine Aksoylu

    Sanki bu sahneyi daha önce de gördüm gibi bir flashback yaşadım.Cok sevdiğim bir canımın yaşadıklarının ,bir özetiydi sanki.Ama ikinci perdedeki hayata meydan okuyusu ,azmi , hayata bagliligi,hastalığı yendiğinde doktorunun gozbebeklerindeki saskinlik ,sevinc,hayretle bir bilim adami olarak “olmaz olmaz diye birsey yok,” dedigindeki ses tonu ,ailesinin sevinc nidalarıyla şaşkınlıktan kurtulup harika bir sinerjiye dönüştü .Daha cok yolu vardı gidecek,yaşayacağı sevinçler,mutluluklar,başarılarla dolu bir hayat vardı önünde…. Doktorlar da ellerini havaya kaldirip kadere teslim olurdu boyle durumlarda..Yaşama dört elle sarılmakdi tedavisi…. Başarmıştı….Ümit ve Umut bu iki güzelim düşünce ilacı olmuştu . Böyle bir direnis hepimizde olmalı…Herseyden en önce her insanda azimli ,kadere inansa bile meydan okuyacak bir ruh olmalı …..Degerli yazarimiz harikasiniz.Güçlü Kaleminiz yine aldi götürdü beni .”Motor !”dendiginde ..devamı böyle olmalı diye düşünecek kadar….Kaleminizin valsi hiç bitmesin dilerim.

  14. Selçuk Sözen

    Doktorlar için bazı sonuçları vermenin çok zor olduğunu tahmin ediyorum.Düşünün 3 ay ömrü kalmış birine bunu nasıl söylersiniz
    1)Her gün yeni bir ilaç ve tedavi yöntemleri çıkıyor.Ümidimizi kesmeyelim…
    2)Sıkıntılı bir süreçteyiz ama kalan sürede yaşam konforunuzu sağlamak için tıbbın tüm imkanlarını kullanacağız.
    3)Korkarım ki 3 ay ömrünüz kaldı.
    Ben hangisini duymak isterim onu da bilmiyorum.
    Hani cevabı bildiğiniz halde yanıtlayamadığınız sorular vardır.Bu da öyle bir şey.
    Seneler önce beyin cerrahı olan yakın bir arkadaşımda beyin tümörü çıktı.
    Kendi durumunda yüzlerce hastayı ameliyat etmiş ve sonucu bildiği halde
    kendisine yakıştıramıyordu.Her halde en korkuncu da bu olsa gerek iki rolüde üstlenmek.Hem doktor hem hasta!…

Bir yorum Yaz